14 Temmuz 2010 Çarşamba

Massive Attack ile Atomlara Ayrılmak

Hayatımda kaçırdığıma en çok üzüldüğüm 2 konserden biridir Açıkhava Tiyatrosu'ndaki ilk Massive Attack konseri. 2.sini kaçırdığıma da üzülmüştüm ama devamında arayı hızlı bir şekilde kapattım. 2003'teki Park Orman konseri sonrası çevremdekilere "Beni öldürüp buraya gömebilirsiniz artık. Göreceğimi gördüm ben" demişliğim vardır. (Ki benim sahne önündeki coşkun duruşumdan etkilenen büyük bir gazetemiz, tabak gibi resmimi 2. sayfasındaki güncel haberler kısmına taşımıştı).
Dün gece 3. kez izleme şansına sahip oldum adamları. Bu sefer Kuruçeşme Arena'daydı şölen. Açıkçası çok da ümitli değildim konser adına ve ev taşımış bir adamın züğürtlüğüyle de birleştirince noktaları, son dakikada verilen ani bir kararla koşa koşa gidilen bir konser aktivitesinin içinde buldum kendimi.
Gidiş yolu tam bir işkenceydi. Beşiktaş-Feriye arasını 35 dakikada katettim otobüsle (Beşiktaş-Ortaköy sahil yolu, sivil araç trafiğine kapatılmalı. Sadece toplu taşıma araçları çalışmalı o güzergahta) ve o noktada pes edip Kuruçeşme'ye kadar koşar adım gittim ve 2. şarkıdan itibaren kendimi rüyanın içinde buldum.
Bu adamlar her seferinde beni biraz daha şaşırtıyorlar. Bir sahne bu kadar güzel kullanılamaz ki bunu izlediğim konserler içerisinde, Roger Waters'dan sonra en iyi yapan grup Massive Attack'tir.

Yine dotmatrix bir arka fon, yine sürekli akan yazılar, istatistikler, dünün gazete başlıkları, magazin bültenleri, uçuş saatleri, vs.vs.vs.

Orkestra değişmemiş (sanırım). Gitarlar daha ön planda, daha agresif, daha hırçın. Ve tam da benim ihtiyacım olan şeydi dün itibariyle. Her daim samimiyet sorunları yaşayan bir insan olarak, artık samimiyetsizlikten gına gelmiş bir şekilde attım kendimi Kuruçeşme yollarına.
Ve Massive Attack, her zaman olduğu gibi, özverimin karşılığını bana fazlasıyla ödedi.
Hep diyorum, "haftaya yine gelseler, yine giderim". 3 konserin de sonunda bu cümleyi kurdum ve hep de kuracağım.
Bu adamların karizması da aklımı feci derecede kurcalıyor. Özellikle de Daddy G. ve 3D... "Cool" olmak neye benzer? sorusunun cevabı bu adamlar! Bunlar çocukken falan da sevimli mevimli değillerdir. Bir köşede durup sinirli sinirli etrafa bakıyorlardır. Ama işin asıl fantastik tarafı, bu kadar soğuk ve karizmatik duruşun içinde müthiş bir samimiyet gizli. Ve bu samimiyeti o kadar güzel yansıtıyorlar ki, konserin her saniyesinden zevk alıyor insan. Çünkü belli ki adamlar da çalarken ve söylerken müthiş keyif alıyorlar. Belki de yıllarıdır sürekli grubu dağıtmaya çalışıp bir türlü becerememelerinin sebebi de budur.
Sahnede dünyanın en samimi ve en karizmatik grubu çalarken, izleyici kitlesindeki kalite düşüklüğünün biraz can sıkıcı olduğunu söylemeden de duramayacağım. Etrafımda sürekli birbirinin fotoğrafını çekmeye çalışan, gerizekalı post-ergenler vardı. Ben nereye kaçarsam kaçayım, her yerdeydiler. Tüketerek yaşayan ve beslenen, dünyadan bir haber, facebook gençliği... Doğal şartlar altında haytta kalmak için herhangi bir yetisi olmayan, ama modern toplumun yozluğuna karışarak, hepimizden daha rahat, daha gamsız ve daha sağlıklı yaşayan bir "sürü"...
Daha fazla gerilmeden noktayı koyuyorum.



Çalan: Massive Attack - Rising Son

Massive Attack - Group Four

Massive Attack - Unfinished Sympathy

vs.vs.vs.

28 Mayıs 2010 Cuma

İyi Sakal Yaptık!!!

Gazetede görür görmez "crop" duygularım kabardı.
Çalan: The Cinematic Orchestra - Channel 1 Suite

19 Mayıs 2010 Çarşamba

Das Computer

Ne yapıyorsunuz siz???

18 Mayıs 2010 Salı

Wolverine: Canadian Eggs!

Pek eğlendim: http://www.faitherinhicks.com/wolverine/index.html


Blur - He Thought of Cars


I Had A Dream, Joe Vol.4: Dedem

Annem hep ona çektiğimi söyler. Haksız da sayılmaz. Elinde büyüdüm denebilir. Hasta derecede düşkündüm dedeme. Onu izleyerek içki içmeyi öğrendim ama ben daha alkol tüketme yaşıma gelmeden o şeker hastası olup içki içmeyi bıraktı. Hâla içimde çok büyük eksikliğini çekerim, karşılıklı birer duble rakı içemeden kendisini kaybettiğim için. 
Araba kullanmayı sevmeme huyumu bile ondan aldığım söylenir ve hatta limon kolonyasına olan düşkünlüğüm de belki onu hatırlattığı içindir. 
Doğaya bu kadar düşkün ve hayvanlarla bu kadar barışık olmamdaki payı da az buz değil. 
Bir tek Türk Sanat Müziği sevdirmeyi başaramadı bana. O kadarı da benim haytalığım olsun.

Uzun aradan sonra dün gece rüyamda gördüm. Koltukta oturuyordu. Hastaydı. Ama hayattaydı. Koştum sarıldım. "Dede seninle bir kadeh içki içemedik bir türlü heh heh" diye takıldım kendisine. (ki gerçek hayatta böyle kankavari konuşmak sıkardı) Sonra (özlemişim sanırım), ağladım falan galiba. Bok gibi uyanıverdim. Bütün gün de gözümün önünden gitmedi.

Belki dinleseydi severdi (belki de dinlemişti ama benim haberim yoktu): Ravel - Bolero

(Keşke bir fotoğrafını tarayıp bilgisayara atsaymışım. Belki ileride yaparım)




13 Mayıs 2010 Perşembe

Saymayı öğreniyoruz!

Public Enemy #1

2 Unlimited

We 3

Fantastic 4

Jackson 5

Sinister 6

Magnificent 7

DV 8

9 Inch Nails

Perfect 10

Winning 11

Ocean's 12

Friday the 13th

14 Years

Little 15

niye bu kafaya girdim bilemedim ama esti işte öyle.

Queens of the Stone Age - Goin' Out West 


26 Nisan 2010 Pazartesi

Adını Kumlara Yazdım!

 Logan temalı blog serisi 5


Tabii ki ben yazmadım bunu! Ne yazık ki benim için de yazılmamış. Google sağolsun. 


Arctic Monkeys - Cornerstone


19 Nisan 2010 Pazartesi

Kimmerya Kafası 1

Conan: "İYİ BİR KADIN, BU TOPRAKLARDA, DÜRÜST BİR ADAM KADAR AZ BULUNUR -- VE ÇOK DAHA DEĞERLİDİR!"

-Barbar Conan'ın Vahşi Kılıcı 3, Sayfa 47


Çalan: Stevie Wonder - You and I

18 Nisan 2010 Pazar

Howlett's Bookstore


Gelecekten bir kare gibi çıktı karşıma. Belki ileride bu da olur. Neden olmasın?

 

 

Alıntı: Wolverine Weapon X #12
Yazan: Jason Aaron 
Çizen: Ron Garney

 

Çalan: Dirty Projectors - Cannibal Resource

3 Nisan 2010 Cumartesi

Loop Kafası 07: Red Hot Chili Peppers - Breaking The Girl

Sene 1994 falan... Blood Sugar Sex Magic albümü yeni çıkmış. Give It Away şarkısı, patlamaktan öteye geçmiş. Under The Bridge dillere pelesenk olmuş. 
Ama o dönem klibi dönen bir şarkı daha var: Breaking The Girl. Ben direk bu şarkıyı seçmişim algıda. Klibi çıksın Mtv'de de izleyeyim diye deliriyorum. O sıralar download kelimesi, dağarcığımızda yok. Kaset satın alıyoruz ama Red Hot Chili Peppers albümleri de Mersin'de yok. Ben İstanbul'a bir gelişimde, kuzenimden kopyalayıp, eski, radyolu Sony walkmenimde loop'a almaya çalışıyorum şarkıyı. Sürekli başa sarmaktan, piller ambele olmuş. 
Lisenin 2. yılı... Matematik dersi... Ama o kadar sıkılıyorum ki... Arka sıralardan birine geçmişim, kafamı sıraya dayayıp, kulaklıkları takmışım... Kaptırmış gidiyorum. Elime iki adet Rotring kalem alıp, şarkıya davullarla eşlik ediyorum. O dönem matematik öğretmenimiz, ergenlik ateşiyle sırılsıklam aşık olduğum kızın annesi... Ben patır kütür çalıyorum şarkıyı, defter-silgi-kalemkutusu ekseninde kurduğum mini davulumla. Ve şu ses beni kendime getiriyor: "Oğlum biraz yavaş çal!"
Sınıf kopuyor. Ben gülmek ve utançtan kızarmak arasındaki ince çizgide git-geller içerisindeyim. Ama hep güzel bir anı olarak kazınıyor hafızama. 
Aradan 15 sene geçmiş neredeyse... Ben hala dolmuşta ya da iş yerinde falan, bu şarkıyı dinlerken, ritm tutmaya başlıyorum otomatik olarak. 
RHCP hayranı değilim ama bu şarkıyı 15 senedir sıkılmadan dinliyorum. Hep beni gerçek dünyadan uzaklaştırıyor. Bazen güzel anılarla geliyor, bazen yaramın içine dikenli bir tel sokuyor. Çünkü bazen diyor ki: She meant you no harm...

Ama bazen de şunu diyor: He loves no one else

Bunları yazarken, şarkı 6. turunu atıyor sahanın çevresinde...
Kanımda ise yaklaşık 35cl Rakı, ne tarafa gideceğini bilmez bir halde gezinmekte.




Bu blog girişinin rengi, sarıydı...